“BEN”in Toplumsal Sorumluluğu

image

Hayat onca hengamesine, zırıltısına rağmen yine de çok güzel değil mi nefes almak,hissetmek farklı hem de, çok farklı bir duygu.Hele bir de onu anlamlandıran “kendini tanı” yoluna girmiş ve de yüreğinize,sol yanınıza ev sahibi olabilecek birine rastlayıp oranın anahtarını koşar adım ona vermişseniz yaşıyor olmak daha da bir anlamlıdır artık.Şunu da biliyorsunuzdur ki artık; o günün, yaşamdaki son gününüz, olduğunu bilseniz dahi ne gam! Hiç korkmadan ahlanmadan, vahlanmadan yaşarsınız her bir saliseyi başkalarının bir ömre sığdıramadığını, o gün dolu, dolu yaşarsanız …

Birde madalyonun tersi vardır tabi ki,yaşamını diğerlerine endekslemiş “İpotekli hayatlar” kendinin farkında olamayan, avare,avare gezinen,aşkı ayaklar altına alıp sonra “ya aşk da neymiş o da ne ola ki diyen “beyinsizler mi dersiniz.Ya da en iğrenci olan aşkı kirleten zavallılar da unutmamak gerekir tabi ki.

Bunların yaşamlarında diğerinin yeri çok istisnaidir. Kendilerinden bile ileridir. Hep ötekine göre yaşarlar, ona göre düşünür, ona göre giyinir, hatta ona göre severler.Şöyle, ağız tadıyla aşkı, aşk gibi yaşayamazlar ömür hayatlarında.Çünkü; kendi değerlerinin farkında değillerdir ki, başkasına değer verebilsinler.Aşk, karşısındakine o, sadece o, olduğu için değer verebilmek değil midir?Değer verebilmek içinde önce kendi değerliliğinin farkına varmak gerek, kendinde yokken başkasına nasıl değer versin zavallı!

İşte bu ödünç, hiç bir zaman, kendi hayatları olmayanlara bir taraftan acıyor,diğer taraftan da kızıyorum içten içe,sanki o, sürüden koparlarsa canları kopacak “kurt kapacak”.Kendi kuralları olmadığı için o, sürüdeki her kuralı kayıtsız şartsız kabul eder bu zavallılar…

İçinde yaşadığımız hayat, bize bu şekilde bir kez verilmiş,yani istesek de,eğer saçma sapan metafizik söylemlerden olan reenkarne olmaya inanmıyorsak ki; böyle bir şeyi ne din ne de aklıselim bir kafa yapısı kabul eder. O halde ne yapmalı de kendi yaşamımıza sahip çıkmalı kendimiz olabilmeliyiz değil mi? Sanırım bütün sorun yumağı burada bir bakıma kör düğüm, oluyor. Kendi yaşamına, kendin sahip çıkarak, kurallarının değerlerinin olduğu bir yaşamı istemek,ilk bakışta çok basitmişcesine, görünen bu fenomen aslında insan olmak,kendin olmak, farkındalığının, farkına varabilmek yolunda atılmış olan bir adımdır.

Çünkü yaşamda boşluğa yer yoktur hiçbir zaman sosyolojide, tampon kurum denilen,bir kavram vardır. Yani; bir alandaki boşluk mutlaka alternatifiyle,kapatılır doldurulur, doğada ve yaşamda tesadüfe yer yoktur. Etrafımıza baktığımızda sosyal yaşam içerisinde birey olamamış, kendi varlığından bihaber insanların, başkalarının kurallarına göre yaşadıklarını görürüz, çünkü;kendi kuralları olmayanlara, kural koyan mutlak bulunur.

Eğitim sürecinde çocuklarımıza her şeyi, öğretiyoruz da neden ben olmayı öğretemiyoruz acaba? Trigonometriyi öğretiyoruz, Fatih Sultan Mehmet Hanın İstanbul’u nasıl ele geçirdiğini öğretiyoruz, cebiri,düzlemi, hatta uzay geometrisini öğretiyoruz da, neden ben olabilmeyi öğretemiyoruz dersiniz? Bunun sonucunda da mutsuz insanlar topluluğu, ya kendi içine kapalı silik tipler yada umursamaz sorgulamayan, araştırmayan kaygılanmayan yoz bir kuşak.

Toplumun değer yargılarını,hiçe sayarak, maddi ve cinsel objeleri, pompalayan, kültürel dalları ağaçtan koparmakla kalmayıp ağacın, kökünü kurutmakla görevli sayılan oryantalist söylemler, kendi kültürel yapısını hiçe sayan Amerikanvari yaşam tarzını modernlik gören, sığ beyinler,her şey paradır diyerek, insani ilişkileri,katledenler,boş bilinçle ne olduğunu, kim olduğunu, bilmeyen,değerlerini,hiçe sayan, sözüm ona çağdaşlaşmış(!) insanları görünce, güzel ülkemin güzel,insanındaki bu ataleti kırmanın tek koşulunun “ben” olabilmekten geçtiğini düşünüyorum,gözlerim ve ruhum ufka dalarken……

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir